Yumurta – Süt – Bal

Semih Kaplanoğlu imzalı. 2007 yapımı. Yusuf üçlemesinin ilki. Yumurta.

Annesinin ölüm haberiyle köyüne gelen yetişkin Yusuf, planladığından fazla kalmak zorunda kalır. Merhumun bıraktığı vasiyeti ertelemek isterken anıları yakasını bırakmaz ve nihayetinde ‘kurbanlık’ kesilir. Eski dostluklara ve sevdalara yeniden selam verilir, belki de yenileri kurulur.

Yusuf üçlemesinin ikincisi. Süt.

Annesiyle sütçülük işini yapan genç Yusuf farklı arayışlar içerisinde. Köyüne, annesine ve kendisine çok uzak. Bakıyor, okuyor, yazıyor fakat kimseye farkettiremiyor.

Yusuf üçlemesinin üçüncüsü. Bal.

Kekemelik sorunu çeken minik Yusuf sınıfta okumaya en son geçen çocuktur. İçine kapanık ve sessizdir. Balcılıkla geçimini sağlayan babasının kaybolmasıyla da iyice sessizleşir.

Üçlemenin konusu kısaca böyle. Geriye doğru akan bu film serisi Yusuf’un derinliklerine iniyor gibi bir his uyandırıyor ben de. Yumurtayı izlediğimde içten içe kızdığım Yusuf’a Süt’de biraz hak verir gibi oluyorum, Bal’ı da izlememle Yusuf’a olan tüm kızgınlığım kayboluyor. Yine yeniden insanları yargılamanın bu kadar kolay olmaması gerektiğini anlıyorum.

3 filmde de görsellik açısından zengin ve iç ısıtan cinsten. Geçişler ayrıntıları yakalayacak kadar uzun ama izleyiciyi sıkmayacak kadar da kısa. Hızlı izlenen ve hızlı tüketilen filmlerden sıkılan bu gözler nihayet görselliğe doyabildi.

Görebildiklerim kadar duyabildiklerim de etkileyici. Gözlerimi kapatıp izlediğim sahneler yadsınamayacak kadar çok.

İzleyeyim mi diye hiç düşünülmemeli ama izledikten sonra bolca düşünülmeli…

Gaye


Reklamlar

🍂

Ya gezen bir ölüyüm yahut gömülen bir diri…

Ya umudun kuvvetli haladına tutunmuş kurtulmayı bekliyorum ya da ümitsizlik batağına düşen her yanı çamur ve inançsızlık dolu bir insandan farkım yok…

Uçuyor muyum? Yoksa savruluyor muyum?

Bilemiyorum…

Aşınmadan yaşamaz insan onu biliyorum…

Esen rüzgarın kölesi olmakta,o rüzgarın yardımını almakta insanın elinde biliyorum…

Ümitsizlik batağına karşı,umuda sarılmakta,hayatın neşesini tatmak için çabalamakta…

İnsanların,kalıplaşmış düşünceleri hayatta kalma çabamıza karşı çekilmiş bir set olsa da o insanlarla yılmadan yaşamayabilmeli becermekte bizim elimizde …

Karanlıklar ormanında aydınlığa ulaşabilmek için ışığı aramakta,

Kötülüklerin derin suyunda boğulmadan kıyıya çıkmakta…

Gül bahçesinde gülleri koklamakta,gülün dikenlerine odaklanıp ellerimizi yara içinde bırakmakta elimizde…

İnsanlar alemi denilen bu toplulukta umudunuzun sağlam bir şekilde kalabilmesinin bir kılavuzu var mıdır acaba? Ya da deneyimler ile yaşadıklarımız bu kılavuzu,her insanın kendisinin yazması gerektiğini mi hatırlatıyor bizlere?

Yaşamanın belirli bir kuralı,kılavuzu,kitabı yok belki ama insanları daha da önemlisi kendimizi çözümledikçe elde ettiğimiz bilgiler hayatta kalabilmemiz için çok önemli bir iksir formülü belki de …

Hayatta kalabilmek için,daha doğrusu hayatta daha az hasar ile kalmayı başarabilmek için önemli bir formül…

İnsanın kendini tanıması,bilmesi,yaptıklarının ve yapabileceklerinin farkına varması…

Kendimizi,benliğimizi bulabilmek,başarabileceklerimizin farkına varmak ümidiyle ….

Rosinante 🍂

Le Hérisson (The Hedgehog)

“Benim adım paloma. Yaşım 11. Paris’te Emmanuel sokak 2 numarada lüks bir dairede yaşıyorum. Annem babam zengin; ailem zengin; ablam ve ben de temelli zengin sayılırız ama buna rağmen, bütün bu şans ve zenginliğe rağmen uzun zamandan beri biliyorum ki benim için son durak bir akvaryum. Yetişkinlerin bardakların üzerindeki sinekler gibi çiftleştiği bir yer. Kesin olan şu ki benim yerim akvaryum değil. Çok düşündüm ve kararımı verdim. Okulun son günü geldiğinde 12 yaşıma gireceğim. Haziranın 16’sında yani 165 gün sonra kendimi öldüreceğim. Ölmeyi planlamam bir sebze gibi çürüyüp gideceğim anlamına gelmez tabii. İnsan ölürken önemli olan ölüyor olması değildir; o an da ne yaptığıdır. O an da, o saniye de…”

Kirpinin zarafeti (Muriel Barbery) kitabından uyarlanan 2009 yapımı film, Paloma’nın bu cümleleriyle başlıyor. Paloma karakterini canlandıran oyuncu, kitabı okurken tam da kafamda kurduğum gibi. 12 yaşında, gözlüklü, pek konuşmayan, üstün zekalı bir kız çocuğu ve hakikati görebilmesi sebebiyle kendini öldürme planlarıyla geçen son 165 günü.

Reneé yani sitedekilerin bildiği ismiyle Madam Michel. 54 yaşında, şişman, çirkin, huysuz bir kapıcı ve herkesten sakladığı sırları var. Sırları açığa çıkmasın diye üstün performans gösteren Reneé, şişman bir kediye ve hiç izlemedeği bir televizyona sahip. Televizyonu son ses açıp sırlar odasına çekilen huysuz kapıcının, yüreğini görebilen yalnızca iki kişi var.

Kakuro Ozu. Siteye yeni taşınan Japon beyefendi. Yaşam tarzı ve kibarlığıyla tüm sitenin dikkatini çeken Kakuro, sitedekiler gibi değil. Reneé’nin yüreğinin derinliklerini görür ve Paloma’nın yeni dostudur.

“Kirpinin Zarafeti” önce ismiyle, sonra hissettirdikleriyle kalbimi fetheden bir kitap oldu. Benim için değerli olan bu kitabı, kitapların değerini çokça bilen anneme de okuttum. Hakkında bolca konuştuktan sonra beraber filmini izlemeye karar verdik. Ilık bahar tadında ilerleyen film, kitabın özeti tadında. Sıkıcı ve bayağı değil fakat bizce eksik. Kakuro’yla Reneé’in ilişkisine değinildiği kadar Reneé nin okumalarına değinilmemiş. O yüksek felsefe okumalarını ve çıkarımları bir de sinema sanatıyla görebilmeyi çok isterdim. Fakat japon balığıyla kullanılan metafor filmi alıp çok ötelere götürmüş. Ayrıca Paloma karakteri de çok iyi işlenmiş. Özellikle son 163 gününü simgeleyen duvar tablosu.

Kitabın dokusu çok farklı ama sinemanın da rengi apayrı. Sanırım ikisi de lazım. Reneé ve Paloma’nın çikolataları gibi.
‘Evet, yeme şeklin değişince aldığın lezzet de değişiyor.’

Sözlerimi Paloma’nın Madam Michel hakkında söyledikleriyle bitirmek isterim.
 “Madam Michel’de kirpinin zarafeti var: Dışarıdan dikenlerle zırhlı, tam bir kale, ama bence içinde kirpiler kadar doğrudan bir rafinelik var. Onlar haksız yere duyarsız, uyuşuk görülen, şiddetle yalnız ve korkunç bir şekilde zarif hayvanlar.”

GAYE

Saklı Bahçem

İnsan beyni çok farklı ve karmaşık bir yapı, geniş ve zengin bir hafızası var.Düşündüğümüz, aklımızın ucundan geçirdiğimiz, etrafa bakınırken gözümüze çarpan ufak bir şeyi bile yaşlı bir istifçi gibi zihnimizin gizli odalarında saklıyor.

Benim zihin odalarım ise çok karışık, düzensiz, neyi nerede bulabileceğimi bilemeyeceğim kadar özensiz vaziyetteler.Bu düşüncelere kapılmama neden olan şey de sanırım rüyalarım…

Günlük yaşadığım ve hiç üstünde dâhi durmadım bir olayın rüyalarımın hikayesinin bir parçası olması beni çok şaşırtıyor doğrusu… Sanki benden habersiz biri zihnimin içinde yer alan arşive girip bu bilgileri alıyor ve rüyalarım için birer senaryo haline getiriyor.

Yoksa rüyamda gördüğüm; aranan bir suçlu oluşumun ve avukatının Cem Karaca oluşunun başka açıklaması olamaz.Uyandığımda Cem Karaca ile suç batağına düşmüş bir zanlı oluşum hayli garip geldi. Aslında güzel olurdu, farzımuhal hapse girdiğimde-aldırma be kalender bu da gelir geçer-diye beni avuturdu belki. Ya da karşılaşılacağım manzaradan önceden beni haberdar ederdi -Düştüm mapus damlarına öğüt veren çok olur,sakla sen o öğütleri buradan köye yol olur/Ana,baba,bacı,gardaş dar günümde el olur…- Diyerek zor duruma düşen bir insanın yalnız kalacağını hatırlatırdı bana…

Anlamsızlıklarla dolu bu garip rüyalar,onlardan bir anlam çıkarmam gerektiğine inandırmıştı beni. Artık her gördüğüme bakmamam gerektiğini, her duyduğumu dinlememem,ufak her bir ayrıntıda boğulmamam gerektiğini öğretmişti bana.

Galiba alışagelmiş davranışları terk etmek epey zorlayacak beni.Küçük bir çocuk gibi tabelada yazan yazıları tek tek okuyup, sokaktaki arabaları saymak, bir şarkıyı bıkana kadar kafamın içinde döndürmek gibi alışkanlıklar umarım kolay bir şekilde benden giderler…

Ben ise zihnimin saklı bahçesi olan rüyalarımda,artık güzel çiçekler yetiştirmeye başlarım…🌸

Rosinante

“Okuduklarımdan Notlar” Defteri

Okuduklarımızın kaçını hatırlayabiliyoruz? İsmini, yazarını, türünü, o çok beğendiğimiz cümleyi.. Çok güzel şeyler okuyorum, o an hiç unutmayacakmışım gibi geliyor ama üzerinden bir ay geçmeden yazar ve isim dışında çok az şey kalıyor, zaten bir süre sonra o da gidiyor. Hayatında belli bir okuma alışkanlığı olanlar beni iyi anladı, biliyorum.

Bu durumu defalarca yaşadıktan sonra kendimce çözümler aramaya başladım. O güzellikler bu kadar çabuk kaybolamazdı, kaybolmamalıydı. Süreç yavaş ve ağır ilerledi ama sanırım kendi doğruma ulaştım.

  • 1- Altını Çizmek

En pratik görünen ama benim için pek de pratik olmayan yol bu. Kitaplarımı sürekli yanımda taşıyorum ve uzun toplu taşıma yolculuklarımda da okumaya çalışıyorum. Tabi sürekli sallanan bir araçta kalem kullanmak pek akıllıca olmuyor. Bazen de yanımda kalem olmuyor ve altını çizebilmek için o sayfada okumayı kesip, kaleme ulaşınca devam ediyorum. Bu da kitabımın sonuna kavuşmamı yavaşlatıyor. Tüm bunlar kalemden vazgeçmek anlamına gelmiyor tabi. Yeni düzenlemelere ihtiyaç var. Benim bu konuda ilk yaptığım, kitap türlerinde ayrıma gitmek oldu. Aynı anda birden fazla kitap okuyabilirdim. Sakin kafayla okumam gerekenle; kalabalıklar içinde de okuyabileceğim arasında bir mekan düzenlemesine gittim. Artık o kadar da çok altını çizmem gerekmiyordu. Fakat ihtiyacım olduğunda da telefonumdan yardım almaya başladım. ‘Notlar’ uygulaması artık daha işlevseldi. O sırada okuduğum kitap için bir sayfa oluşturuyordum ve altını çizmek istediğim paragrafın sayfa numarasını anında not alıyordum. peki bu kadarı yeterli miydi? elbetteki hayır.

  • 2- Anında Not Almak

En müşkül yol kesinlikle bu. Kitap okurken bir yandan da not almak kitabın seyrinden beni kopardığı için hiç sevemedim. Ayrıca okuma hızımı da çok yavaşlatıyordu. Tabi bazı kitaplar da bu performansı istemiyor değil. Gerekli olduğunda kullandığım ama sürekli başvurduğum bir yol olmadı. Daha pratik ve etkili bir yol olmalı.

  • 3- “Okuduklarımdan Notlar” Defteri

Arayışlarım ve denemelerim sonunda vardığım nokta tam olarak burası. Değerli dostumun bana kullanmaya kıyamayacağım bir defter hediye etmesiyle başladı her şey. “Kullanmalıyım ama çok güzel şeyler yazmalıyım” demelerimden ötürü faaliyete geçmesi biraz zaman aldı ama sonuç mutluluk vericiydi. Çok beğendiğim kitaplardan ufak ufak alıntılar yapmakla başladım. Alıntıları, kitap yorumları ve analizler izledi. Artık her yeni kitaba başladığımda defterime yazacaklarımın heyecanı sarıyordu. Böyle böyle bir defter serisi oluşmaya başladı. Şu an serimin 3.defterindeyim. Diğer 2 defterime dönüp her baktığımda “İyi ki yapmışım” diyorum. Kitabı okurken hem “Altını çizmek” hem de “Anında not almak” yolundan yardım alıyorum. Fakat sonuç olarak beğendiğim paragrafları, okurken duyduğum hisleri, kitap hakkındaki analizlerimi bir yerde sistematik olarak toplayabiliyorum. Hem ne okuduğumu unutmamış oluyorum hem de sonradan rahatça başvurabiliyorum. Güzel defterlerimizin artması dileğiyle…

GAYE

Aslında Biz Minimalistiz

Minimalizmi neden bu kadar coşkulu karşıladık? Bizim için çok mu yeniydi, yoksa unuttuğumuz bir gerçek miydi?

Sanırım 2 sene önce bir sabah vakti tanıştık bu akımla. İlgimi çeken yanı neydi bilmiyorum ama 1 hafta boyunca aralıksız araştırdım. Öğrendiklerimi anneme aktarmaktan da geri kalmıyordum tabi. Sohbetlerimizin ana konusu artık bu akımdı. Anneme her şeyden bahsetmiştim ama bundan evdekilere bahsetmemesi gerektiğini söylemeyi unutmuştum. Korktuğum başıma gelmişti ve 2-3 gün geçmeden ev de alay konusu olmayı başarmıştım. “Su verir misin minimalist?”, “Ooo minimalist hanım gelmiş”, “Zaten sen minimalistsin…”, gibi şakaların yeni kurbanıydım. Abim, “Saksafon çalmak istiyorum” diye eve geldiği zaman onunla bir hafta alay etmemiş olsaydım, belki de bunlar başıma gelmezdi. Ya da küçük kardeşim dans kursuna yazılınca…
Ev kuralları bunu gerektirir ama değil mi? Alışılmadık bir şeyle gelirsin, heybeni iyi-kötü şakalarla doldurup gidersin.

Yeryüzünde ‘minimalizm’, ‘minimalist’, ‘mini’ gibi kelimeleri içeren şakaların tükenmesiyle, ben de rahat bir nefes alabilmiştim. Şakalar bitmişti ama benim merakım bitmemişti. Hala mutfak sohbetlerimizin baş kahramanı bu akımdı. Sıradan bir akşam yemeği hazırlığında annemin, “Aslında biz minimalistiz” demesiyle taşlar yerine oturmaya başladı. Kendimizi bu sıfata evire çevire de olsa yakıştırmıştık, hiç efor sarfetmeden minimalist oluvermiştik. Peki neydi bizi bu denli cesaretli kılan?

İşte bu soru araştırmalarıma apayrı bir boyut katmıştı. Farklı zamanlarda tanışmıştım minimallerle, biliyordum. Dış araştırmalarımı bırakıp içe yönelince buldum onları. O kadar da uzak değillermiş, zaten her gün bizdelermiş; Minimalist olmak da gerekmiyormuş, müslüman olmak yetiyormuş.

Sadeliğe övgüler yağdıran bu akım, sadeliği zaten içinde barındıran İslam diniyle elbetteki bağdaşıyor. Hakikat dini “İsraf haramdır” diyerek, ihtiyaç dışı alımları engelleyip, eldekileri yerli yerinde kullanmayı tavsiye etmekle kalmayıp, emretmiştir. Akımın mottosu sayılan “Az çoktur” İslam tarafından asırlar önce dile getirilmiş, Ayet-i kerime de şöyle buyrulmuştur: “Allah, faiz malını mahveder, sadakaları ise artırır (bereketlendirir). Allah hiçbir günahkâr nankörü sevmez.” (Bakara 276)

Minimalizm her fırsatta ihtiyaç fazlasını vermenin kişiyi rahatlattığını söyler. İslam ise vermeyi tavsiye etmekle kalmaz, zekatla emreder; sadakayla öğütler. Ayet-i kerime de şöyle buyrulur:
“Mallarını Allah yolunda sarfedenlerin durumu, yedi başak bitiren ve her başağında yüz tane bulunan bir tek (tohum) tane(si)nin durumu gibidir. Allah dilediğine kat kat verir. Allah ‘rahmet ve ihsanı bol olan’ ve (her şeyi) bilendir.” (Bakara 261) 

Bu zaten her zaman bize tavsiye edilendi. Efendimiz’in (sav) yaşam tarzıydı, O’nun ashabının, yolundan gidenlerin…O yoldan sapmış olan bizdik. Yol da o kadar sersemlemiştik ki nereden geldiğimizi unutup, pencereden bakarken gördüğümüz kendi bağlarımızı, başkalarının bahçesi sanmıştık. Büyük bir hayranlıkla da sahiplenmiştik o bahçeleri. Bir hatırlayabilsek nereden geldiğimizi, kendi bağlarımızın güzelliğini…

Düşündükçe her şey daha da berraklaşıyor. Düşünmeye devam…

GAYE

Bir İdam Mahkumunun Son Günü

Bir idam mahkumunun son günü kitabı, Öleceği günü bilerek yaşamaya çalışan bir adamın hikayesidir. Zihinsel otopsi…

    Yaklaşan güne doğru çoğalan çaresizlik, yalnızlık ve umutsuzluk..
Kitapta idam kararı verilmeden önce diğer mahkumlara davranıldığı gibi davranılan mahkum,kumsaati ters çevrildiği andan itibaren insanların iyi niyetine samimiyetine ve yardımına tanıklık ediyor. Acaba bu insanların acıma duygularından mı kaynaklanıyordu yoksa hayatından dökülen son kum taneleri için güzel duygular yaşaması temennisi miydi?
    Acımak… Suçlu olduğu kesin olmayan birine değilde cezası kesinleşen birine yöneltilen duygu olması biraz garip değil mi?  Bence bu durum ne acımaktan ne de güzel temennilerden kaynaklanıyor. Bu durum bir ritüele dönüşmüş hareketler dizini.Mahkûm gelir, aslında o şüphelidir ama ona iğrenç bir varlık gibi davranılır;İdam cezası alır ve bir saat önce o iğrenç mahlukata karşı merhamet hissedilir. Sonra unutulur,görünce hatırlanır ölüce ise sonsuzaa kadar unutulur….
Belkide bu gardiyanlar için alışagelmiş durumdan dolayı oluşan duygusuzluk…
Ondandır belki başkarakter kendisini idam edecek kişinin daha önce idam yapmamış olmasını istiyor. Otomatiğe bağlamış bir cellada kafasını teslim etmektense Daha önce hiç yapmamış birine teslim etmek bence de daha mantıklı.Ben de başımı gövdemden ayıran kişinin bir süre bu durumun etkisinden çıkmasını istemem…
     “İntikam almak bireyseldir, cezalandırmak Tanrı’nın işidir.”denilmiş kitapta. İdam cezası caydırıcı ve kötülüğü tamamen ortadan kaldırmaya yönelik görünse de yanlış uygulamalarıyla ayrılan vücuttan yayılan kötülüğün,şenlik(!) alanında bulunan kişilere bulaştığı aşikar.Yoksa kim bir insanın ölümüne şarkı söyler, dans eder, mutlu olur,o ölümü fırsata çevir? Bıçağın altında çaresiz bekleyen biri çırpınırken,onun karşısında sevdikleri ellerinden hiçbir şey gelmeden izlerken;şarkı söylemek, mutlu olmak acaba hangi taraf için acı?
  Nasıl olmalıydı bilmiyorum. Ama en azından şölen havasında olması engellenmeliydi, çocukların izlemesi,yuhlamalar… 
Her ne kadar o cezayı hak eden biri bile olsa başı sepete yuvarlandıktan sonra bunların hiçbirini hatırlamayacak… Bunu hatırlayanlar hiç suçu olmadan orada onu izleyen yakınları olacak.Kim babasının kesilmiş başına atılan tokatın travmasıyla yaşamak ister ki?Ya kim tahtanın üzerinde yatan çocuğuna söylenen hakaretlerden kahrolmak ister?
   Bence idam,suçu işleyene verilen bir ceza değil,geride bırakılana verilen bir ceza…
   Bir gün öleceğimizi biliyoruz.Ama üç gün sonra öleceğimizi bilsek o üç gün nasıl geçerdi acaba? İdamla o korku yaşatılmak isteniyor belki de… Üç gün sonra bitecek korku…Geride kalanlara derin yaralar açacak olan korku….

Rosinante